Olmadan dalinda curuyenler burda toplaniyor

Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2009

Yine Yeni Yeniden



Futbolcular değişiyor, teknik Direktörler Değişiyor, başkanlar değişiyor ama Galatasaray'ın Kadıköyde ki yenilgi serisi değişmiyor. 10 yıldır Kadıköy'de maç kazanamayan Galatasaray bu seferde evine boynu bükük döndü.

Fenerbahçe maç boyunca iyi koşup mücadele etti. Fb forvetleri son vuruşlarda biraz daha becerikli olsalar fark daha da açılabilirdi. Santrafor oynayan Kazım'ı beğendim. İlerde iyi top indirdi ve çok pozitif oynadı.Gs'nin geri ikilisini çok zorladı. Ortada Emre ve Cristian çok agresifti ve iyi alan kapattılar. Gökhan Gönül son maçlardaki formsuzluğundan sıyrılmış gibiydi. Artık Fenerde işi yok artık gitsin denilen Roberto Carlos ise savunma ve hücumda iyidi. Fener'in birçok atağında hücuma destek verirken, geride Keita'yı ise tecrübesiyle iyi durdurdu. Ve kaptan Alex De Souza yaptıklarıyla maçın kaderini etkiledi.

Galatasaray ise gerçekten kötü oynadı. Sahaya çıkarken yenilgiyi kabul etmiş gibilerdi. Son dakikada Aydın'ın köşeden vurduğu şut dışında Gs'nin başka gol pozisyonu yoktu. Hoş Baros'un erkenden sakatlanması GS için büyük şanssızlık oldu. Baros, Bilica gibi yavaş bir defans oyuncusunu çok fazla zorlayabilirdi. GS'nin orta sahası çok etkisizdi. Elano'nun sahada herhangibir olumlu hareketini göremedim. Eğer Dunga bu maçı seyretseydi Elanoyu mu yoksa başkasını mı milli takıma çağırırdı? Bilemiyorum.

Hakem Bünyamin Gezer iyi değildi bence. Penaltı pozisyonunda Leo Franco kırmızı kart görmeliydi. İkili mücadelelerdeki kararlarında fazlaca hata yaptık. Keita'nın kırmızı kartıyla ilgili konuşulacak birşey yok zaten. Ama maçı tv'de tekrar seyrederken birşeye dikkat ettim. Keita'nın su şişesi geldi diye yattığı pozisyonda Tvden gördüğüm kadarıyla Keita'nın yüzüne gelen birşey yok. Keita'nın 1-2 metre yanına su şişesi düştükten sonra kendini yere atıp şovunu yapıyor.

Olayların adamı Arda maç öncesi Cristian ile kavga ederek bu maçı da boş geçmemiş oldu. Arda maç boyunca çok kötü oynadı. Ama esas Arda futboldan çok uzaklaşmış. Sahada çok isteksizdi. Dünya sikime minare götüme der gibi saha dolaştı ve maçı hakemlere el kol hareketi yaparak geçirdi. İlk yarıda Gökhanla orta sahada girdiği bir pozisyon vardı hakem bu pozisyonda devam ettirdi ama Arda beş dakika boyunca 4. hakeme itiraz etti. Herif maçı bıraktı el kol hareketleriyle hakeme itiraz etti de etti. Gördüğüm kadarıyla kaptanlık Arda'ya ağır gelmiş.

Son olarak Guiza ise kendisinin geliştirdiği derbilerde boş kaleye gol kaçırma rituelini bozmadı. Ulan be okçu daha ne diyeyim ki ben sana
2 comments

2 Ekim 2009

Yarının Gelişi Bugünden Bellidir

1 aydır Galatasaray'ın kötü top oynadığını söyleyen ve takımın yakında sıçmaya başlayacağını söyleyen Ayı Can Bilginer kardeşimizin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gördük.

Galatasaray özellikle ikinci yarıda topla daha fazla oynadı, gol pozisyonu da yakaladı ama aynı zamanda fazla pozisyonda verdi. Özellikle Ayhan oyundan çıktıktan sonra Galatasaray'ın savunma hattı iyice çöktü ve herifler ellerini kollarını sallaya sallaya geldiler ama son vuruşlarda beceriksizlerdi.

Rijkaard'ın Elano'yu 90 dk. niye saha tuttuğunuda anlayamadım. Elano'nun olumlu bir hareketini ben göremedim (son dakikada havada vole tarzı bişi denedi ama o da skandalla sonuçlandı). Arda topla olumlu işler yapıyor ama topu çok fazla ayağında tutuyor. Mehmet Topalda geçen senelere göre büyük bir düşüş görüyorum. Ama özellikle Sabriyi seyrettikten sonra bütün Gsli taraftara büyük sabır diliyorum. Herif ömür törpüsü gibi gerçekten

3 comments

18 Eylül 2009

Galatasaray'ın KÖTÜ Oyunu(!)


Yok ben bunu anlamıyorum, Galatasaray kötü oynuyor deniyor her tarafta.. Ben mi çok taraflı bakıyorum anlamıyorum ama Galatasaray'ın dünkü oynanan maçtaki görüntüsü için kimse bana kötü diyemez.


Galatasaray maça gene 5. dakikada bulduğu golle başladı. Goldeki defans hatası büyük ama şunu gözden kaçırmamak lazım: Baros topu daha iyi kesebilseydi Kewell arkada boştu ya da top direk Elano'ya gelecekti. Yaniher türlü tehlikeli bir ataktı Galatasaray adına. Bu golden sonra Galatasaray biraz geri çekildi. Pas yaparak rakibin golden sonra üstüne gelme gazını almak için. Ve bunu başardı da. Yapılan paslarla, sahayı parsellemekle Pao'ya boş bir alan bırakmadılar. İstedikleri zaman tempoyu attırdılar istedikleri zaman düşürdüler. Kendini sıkmadan oynadı Galatasaray.. Bu arada pozisyonda buldu çok güzel bir paslaşmayla(Milan Baros'un abuk subuk vurduğu karşı karşıya pozisyonu. Kaçan pozisyonlar hep Galatasaray'ındı. Pao'nun tek tehlikeli atağı olarak Leo Franco'nun topu topuğuyla önüne aldığı pozisyonu gösterebilirim sadece ki zaten cümleden ne kadar tehlikeli olduğu anlaşılıyor atağın..

İkinci yarı başladığında muhteşem bir gol buldu Galatasaray. Mehmet Topal topu kaptı ve Elano'ya verdi Elano süper bir pasla Milan Baros'a attı topu, Baros muhteşem biri çıkışıyla kaleciyle karşı karşıya kaldı ve onu geçip boş kaleye attı topu. Tam 2 pasta gole gitti Galatasaray, Avrupa'nın devlerinin gerektiğinde yaptığı gibi...

2. golden sonra Pao'nun ilk tehlikeli atağı geldi ve top az farkla dışarı çıktı. Ve o atağın dönüşünde bana göre gecenin tek şanslı golü geldi Elano'nun frikiğiyle. bu dakikadan sonra Galatasaray kötü oynamaya başladı çünkü oyun disiplini kaybetti. Pao atakları da bu dakikadan sonra başladı genelde Sabri'nin olduğu kanattan geldiler. Yediğimiz gol oyun disiplinini ne kadar kaybettiğimizin bir göstergesi zaten. 2 defansın ortasına atılan top, Uğur'un ve Hakan Balta'nın ofsayt diye durup zaman kaybetmeleri golü getirdi Pao'ya. Bu golden sonra gene oyun disiplinini sağladılar bizimkiler ve verdikleri tek pozisyon bir kafa vuruşuydu sadece. Pas yaparak rakibi oyaladılar, gerektiğinde ileri çıktılar. Gene pozisyona girdiler (Gene Baros'un 4 tane defans oyuncusunu peşine takarak ceza sahasına girince çektiği şut).


Görüntü itibariyle ağır bir tempoyla oynuyor gözüktüğünden kötü oynadı sanılıyor aslında Galatasaray. Halbuki istediğinde pozisyona giren, tempoyu kendi keyfine göre ayarlayan taraftı Galatasaray. Salı günkü Beşiktaş - Manchester maçındaki Manchester'dan ne farkı vardı Galatasaray'ın? Erken gelen golün etkisiyle seplasmanda rakibin oynatmayıp isteyince pozisyon bulup gol attı bu takım. Kötü değillerdi sadece temposuz gözüktü maç. Maçın hiçbir dakikasında takımdan şüphe duymadım bu maçı aldık dedim hep geçen senelerde 2-0 önde bile olsak diken üstünde maçı izlememe rağmen çok rahattım ben.


Ama hala Galatasaray ciddi bir rakiple karşılaşmadı denir, denecek.. Kardeşim gelene 3 gidene 3 ... ELbette bir gün yenilecek bu takım ve yenileceği maçın abuk subuk bir maç olacağını düşünüyorum (misal pazartesi günkü Kasımpaşa maçı).. O zaman ahahaha tekerleri patladı , buraya kadarmış işte hani Frank Rijkaard, Elano, Keita, Baros, Arda denecek, densin ben bu takıma sonuna kadar güveniyorum...

Ezeli rakibimizin maçına gelince en güzel analiz sabah kendisi de fanatik Fenerbahçeli olan Nihat Sırdar'ın programında geldi: "Fenerbahçeyi Avrupa Ligi'ne koymuşlar, Ahhh Turkcell Süper Lig demiş.." Başka birşey demeye gerek yok..

Unutmadan sahanın durmadan yağan yağmurdan çok ağır olduğunu biliyor muydunuz? Temponun düşük olmasının bir nedeni sanki birazda bu olabilir gibi di mi?
0 comments

13 Eylül 2009

Critiquer le Match


"Bu kadar eleştirdiğim Beşiktaş yere göğe sığdırılamayan Galatasarayı nasıl oldu da 4üncü ve 65inci dakkalar arasında oyun olarak ezdi?" diye bitirmiştim bi önceki yazıyı.

Pardaillan gibi optimist Galatasarylılar bunun cevabını hemen yorgunluk ve ilk golden sonra maçı rölantide oynama isteği olarak verirler. Bense biraz daha gerçekçi olucam. Yorgunluğu kabul etmekle beraber başka problemlere değineceğim.

Galatasaray, Beşiktaş karşısında birinci ve ikinci gol arasındaki zaman diliminde ayağında hiç top tutamadı. Bunun en önemli nedeni bana göre orta sahadaki Topal ve Sarp ikilisi. Mücadele etmelerine rağmen kaptırdıkları toplarla Galatasarayın bir türlü oyunun oturtamamasında başroldeydiler. Daha doğrusu kaptırdıkları toplardan ziyade, hızlı düşünüp, hızlı oynayamamaları takımı oyundan iyice düşürdü. Galatasarayın hücumundaki futbolcular hızlı futbol oynanmadığı sürece önemlerini kaybediyorlar. Keita, Kewell, Baros sıradanlaşıyor.

Galatasaray Ayhansız oynadığı iki maçta da iyi futbol oynayamadı. Sene başında en çok konuşulan iç transferi yerine Elanoyu almak, bu sıkıntı devam ederse Rijkaard-Neskens ikilisinin hanesine eksi olarak yazılır.

Ben açıkçası Caner'den umutluyum iç olarak ama dün oyuna girdikten sonra çok acemi oynadı. İnşallah ilk maç acemiliğidir. Galatasarayın soğuk kanlı bir içe ihtiyacı var. Yoksa Barış, Sarp, Topal gibi adamlar mücadele konusunda yeterliler, tek eksikleri top ayaklarına geldiğinde hızlı düşünmek ve uygulamak.


Beşiktaşın daha etkin olmasının bir başka nedeniyse Galatasarayın tam Beşiktaşın istediği rakip olması. İyi kapanan Beşiktaş Galatasarayı daha da zorlayabilirdi fakat Denizlinin seçimleri bunu engelledi.

Arda ve Barosun kötü futbolları da Galatasarayın topu tutamamasında ve oyununu kuramamasında etkendi. Arda için yorgunluğu kabul ederim ama Baros birkaç haftadır kayıplarda. Sezona çok iyi başlayan Nonda düşünülmeli.

Hem girdiği pozisyonlar hem de o pozisyonları değerlendirememesiyle Serdar Özkan bence maçın adamı. Çok hızlı ve yetenekli. Ceza sahasında vurup direği yalayan iki pozisyonda defansı yerlerde süründürmesi bunun kanıtı. Ama demek ki vuruş altyapısı eksik.

Hakeme gelince, ben olsam hem Tabatayı hem de Sarpı atardım. Ferrariye hiç bişi göstermezdim. Ferrarinin pozisyonu Kadıköydeki 4 kırmızı kartlı maçta Hasan Şaşa gösterilen kırmızı karta benziyor. Bence ikisi de kötü niyetli değildi.
Leo Franconun ki kırmızı gibi geliyo bana ama zor pozisyon.
Ama asıl Serdar Özkana yapılan iki tane faul var. Tam hakemin gözünün önünde. İkisini de çalmadı.

Ernst de iyi topçu. Gökhan Gönülle beraber rakiplerden isteyeceğim iki oyuncudan biri.

En conclusion, Galatasaray o kadar abartıldığı kadar iyi değil. 5 haftada olması da mümkün değil. Daha hızlı top oynamaya başlamazlarsa Uefada sıkıntı olur. Ligdeyse antrenörsüz bile şampiyon olmuş takım olarak bu kadroyla sonuna kadar Fenerle beraber gider. Hakem ve şans yanında olan takım şampiyon olur.

Ha bu arada Rüştüyü unuttum ama zaten söylenecek de çok bişi yok. Herif Rijkaardı görünce sıçıyo demek ki...
3 comments

Metin Oktay



Bugün belki de tüm takım taraftarlarının sevdiği sayılı adamlardan birinin ölüm yıldönümü...

TAÇSIZ KRAL METİN OKTAY
TEK AŞKIYDI GALATASARAY
SENİN GİBİ CİMBOMLUYU
UNUTUR MU BU TARAFTAR??

"Bizi sevenleri üzmeyelim baba" cümlesini başka kim söyleyebilirdi ki zaten....
0 comments

6 Eylül 2009

Özhan Başkan




www.bitmeyenmektep.com
2 comments

2 Eylül 2009

IFFHS ne ayaksın?


http://www.iffhs.de/?10f42e00fa2d17f73702fa3016e23c17f7370eff3702bb1c2bbb6f28f53512

IFFHS'nin sıralamasında Galatasaray 11.'liğe yükselmiş.

Nası oluyo lan bu iş? Neye göre yapılıyo bu sıralama?

Beşiktaş bu sene içinde iki kupa aldı 90. sırada.

Galatasaraya sikimin başını aldı 11. sırada.
1 comments

1 Eylül 2009

Uzun ince bir röportaj


01.09.2009

Frank Rijkaard: "Önemli olan hafızalara kazınmak"


"Son 25 yılda futbolseverin gönlünde taht kuran, hafızalara kazının üç takım hangileri" diye sorsanız, Ajax, Milan, Barcelona üçlüsü açık ara farkla ilk sırayı alır. Bu takımların ilk ikisinde oyuncu, diğerinde ise teknik adam olarak görev almak da bir insanı kolaylıkla bir efsaneye çevirebilir. İşte o efsane şimdi Galatasaray'ın başında. Sadece kazanan değil, iyi futbol oynayan bir takımı ortaya çıkarmak için çaba harcıyor. Futbol felsefesini de "Sıkıcı ve renksiz oyunla kazananlar tarihe yazılır ama hafızalara yazılmaz" diye özetliyor.

Röportaj: Bağış Erten / TamSaha

Bazı insanlar sizi heyecanlandırır. Ağızlarından çıkan her söze adeta ilahi bir kelâmmış gibi dikkat kesilirsiniz. Çünkü onlar başka türlü adamlardır. Mesela ufkunuzu geliştiren tanımlamaları vardır. Ya da hiçbir şey söylemeseler, yaptıklarıyla sizi büyülerler. Farklıdırlar, üstelik bunu gözünüze sokmadan hissettirirler. Söz konusu olan futbol olduğunda böyle insanları bulmak pek kolay olmuyor. Klişelere sıkışmış futbol dilimizi, belirli kalıplar içinden çıkamayan futbol kültürümüzü açabilen pek az futbol insanı var. O yüzden yeni gelen her isimden bir de böyle bir beklentimiz oluyor. İstiyoruz ki, futbolumuza sadece oyunun gösterdiklerini değil, kültürlerini de katsınlar. İşte onlardan biri geldi bu yıl; Frank Rijkaard. Şimdi ona dikkat kesildik. Her sözüne bir hafıza kaydı eşliyoruz. İstiyoruz ki, futbolumuzun menzili onun katkılarıyla gelişsin.

Rijkaard'la TamSaha adına röportaj yapmaya giderken aklımızda bunlar vardı. O yüzden soruları da hep bu ufku bulmak için sorduk. Karşımızda önemli bir futbol adamı duruyordu ve soruları tevazuu ile büyüyen engin bilgisiyle kibar kibar cevapladı. Röportaja başlamadan önce "Bu tip futbol dışı görevler, yani röportaj, imza dağıtma, halkla ilişkiler faaliyetleri sıkmıyor mu sizi?" diye sorduk. Gülümsedi ve "Bu işimizin parçası. Böyle görmek zorundasınız" dedi. Sonra teybi açtık ve Hollandalıyla uzun uzun sohbet ettik.

Genç oyuncu yetiştiği takımda 3-4 sene kalmalı

Milan'a 26 yaşında transfer olmuştunuz. Bugünü düşündüğümüzde bayağı gecikmiş bir transfer bu. Şimdilerde 18-19 yaşlarında büyük transferler başlıyor. Gençler en fazla 1-2 sezonda çıkış yapıyor, sonra da büyük transferlere imza atıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Genel olarak genç bir futbolcu için en iyisi yetiştiği takımda ya da ülkede en az 3-4 sene oynamasıdır. Orada yeteneklerini olgunlaştırır, deneyim kazanır ve mücadeleyi öğrenir. Çünkü önce yetenek öne çıkar. Ama asıl olarak o yetenekle nasıl baş edeceğiniz, onu nasıl geliştireceğiniz önemlidir. Bu da zaman alır. Özellikle istikrarlı bir şekilde iyi oynamak için deneyim kazanmak şarttır. Tabii bunun istisnaları da olur. Öyle yetenekler vardır ki, üst düzey futbola çok kısa sürede adapte olurlar. Ama kural olarak temel futbol bilgisinin gelişmesi için biraz beklemek ve olgunlaşmak önemlidir. Bazı büyük kulüpler bu süreci kısaltmak, oyuncuları daha hızlı adapte etmek için profesyonel gençlik birimleri oluşturuyorlar. Mesela Barcelona altyapısının böyle bir işlevi vardır. Evet, Messi çok genç çıktı A takıma. Ama o uzun bir süredir Barcelona'da oynuyordu ve ailesiyle birlikte kısa sürede uyum sağlamasına yarayacak bir eğitim almıştı. Ama o bir istisna. 18 yaş transfer için çok küçük bir yaş.

Futbolcuyken dünyanın en iyi teknik adamlarıyla çalışma şansınız oldu. Rinus Michels, Cruyff, Hiddink, Sacchi, van Gaal, Capello… Hangisinden ilham aldınız? Kim ne kadar etkiledi sizi? Hangi ekolün takipçisisiniz?

Ben bu konuda çok şanslıyım. Ajax okulunda büyüdüm. Bir Ajax okulundan bahsediyorsak, bu Cruyff ve Michels sayesindedir. Ben de her ikisiyle çalıştım. Hatta Cruyff'la aynı takımda oynama şansını da yakaladım. Onlar Hollanda futbolunu yapılandıran en önemli iki isimdi. Örnek alınacak adamlardı. Ama ben onları taklit etmeyi düşünmedim hiç. Çünkü hiçbir teknik adamın taklit edilemeyeceğini düşünüyorum. Herkesin kendine özgü yanları var ve onları tekrarlamak imkânsızdır. Ama ders almayı bilmelisiniz. Öğrenmeye açık olmalısınız. Ben onlardan çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Önce Beenhakker vardı benim için. Beni 17 yaşında A Takıma alan isim oydu. Sonrasında Van Gaal'la çalıştım. Onun futbola yaklaşımı beni çok etkilemiştir. Çalıştığım en iyi teknik adamlardan biridir. Takımdan ve sizden pek çok şey yapmanızı bekler. Onunla bir sürü deneyim kazandığımı düşünüyorum. İtalya'ya transfer olduğumda ise Sacchi ve Capello vardı. Sacchi'nin yeri benim için ayrıdır. Beni Milan'a alan odur ve o takımı kuran da odur. Açıkçası Sacchi'nin İtalyan futbol mantalitesinde önemli bir sıçrama yarattığını düşünüyorum. İtalya'da onun kadar etkili çok az teknik adam vardır. Sacchi'den önce İtalyan futbolu sonuç odaklı ve defansif bir yapıya sahipti. Ama onun yarattığı Milan'da her şey değişti. Biz gole doymazdık orada. Kaç atabiliyorsak atardık. Bitmek bilmez bir pres yapardık. Bugün bile o takımın İtalyan futbolunda farklı bir yeri vardır. O takımda oynamak benim için önemlidir. Çünkü futbol ufkumu biraz da o takım şekillendirmiştir. Capello, Sacchi'nin ardından geldi Milan'a. Ama o da zekâsıyla farklılığını koydu. Takımın sisteminin oturduğunun farkındaydı. Onu bozmak yerine küçük müdahalelerle daha mükemmel bir takım olmamızı sağladı. Onunla neredeyse her maçımızı kazanıyorduk.

Sacchi'nin Milan'ı, oynadığım en iyi takımdı

Peki, oynadığınız en iyi takım hangisiydi?

Sacchi'nin Milan'ı oynadığım en iyi takımdı. Bütün maçı rakip sahada geçirirdik neredeyse. Hatta bazı maçlarda mükemmel futbolu yakaladığımızı düşünüyorum. Tabii ki müthiş oyuncularımız vardı. Ama bu sadece iyi oyuncularla kendiliğinden oluşacak bir şey değil. Biz 11 kişiden oluşan tek bir organizma gibi hareket ediyorduk. Top neredeyse hepimiz oradaydık. Taktik olarak hiç aksamıyorduk. Neredeyse her maçta 4-5 gol atıyorduk.

O takımın ilginç bir yanı var. O Milan ekibinde oynayan pek çok oyuncu büyük kariyerli antrenör oldu. Siz, Gullit, van Basten, Ancelotti, Donadoni ve diğerleri. Hakikaten o takımın teknik adamlık kariyerinizde özel bir yeri var mı? O takımda oynamakla mı başladı her şey?

Aslında futbol oynarken teknik adam olmayı aklımdan geçirmiyordum. Ama şu kesin ki, teknik adam olduktan sonra Milan'da, o takımda oynamak beni gerçekten etkiledi. Futbolculuk dönemi bir teknik adamın her zaman peşinden gelir. Milan'da beş sene oynadım ve o dönem, o takım benim için önemliydi.

Ne zaman teknik adam olmaya karar verdiniz?

Futbol oynadığım yıllarda aklımda teknik direktörlük fikri yoktu. Futbolu bıraktıktan sonra da durum farklı değildi. Jübilemi yaptıktan sonra Fransa'ya yerleştim. Sonrasında Hollanda Milli Takımı, Ajax ve Milan'dan maçlara davetiye almaya başladım. Derken kendimi televizyon karşısında sürekli futbol izlerken buldum. Her maç sonrasında kafamda bir sürü fikir birikiyordu. Nasıl daha iyi oynanır, futbol nasıl gelişir, bunun üzerine kafa yoruyordum. Sürekli futbol izleyip, futbol konuşmaya başlayınca fikrim değişmeye başladı. Üst düzey bir teknik adam olmam gerekmiyordu, tecrübelerimi gençlerle paylaşmak bile önemli bir katkı olabilirdi. Tam o sırada Hollanda Federasyonu Elit Eğitim Kursu adında özel bir kurs başlattı. Bu kursa ancak Avrupa'da üst düzey başarılar yakalamış eski oyuncular katılabiliyordu. Koeman, Kroll, Gullit ve Neeskens'le birlikte ben de bu kursa katılmaya karar verdim. Orada bir yıl eğitim gördükten sonra teknik direktörlük belgesi aldım. Bu benim için büyük bir şanstı. Sadece bir yılda sertifikamı almıştım. Önceleri sadece altyapılarda çalışmayı düşünüyorum, A takımlar beni pek çekmiyordu. Fakat lisansımı aldıktan bir hafta sonra Hiddink beni aradı ve Hollanda Mili Takımı'nda Neeskens ve Koeman'la birlikte yardımcı antrenör olmamı istedi. İyi bir deneyim olabileceğini düşündüm ve kabul ettim. Sonrasında işler farklı gelişti ve Hiddink istifa etti. Bir şekilde Hollanda Futbol Federasyonu bana A Milli Takım Teknik Direktörlüğünü önerdi. Ben de kafamdaki tereddütleri gidermek için Cruyff ve Michels'le konuştum. Her ikisi de riskli bile olsa iyi bir fırsat olduğunu söyledi. Yani aslında ben böyle bir koçluk kariyeri düşünmüyordum. Her şey benim dışımda gelişmişti.

Teknik direktörlük basamaklarını böyle kestirmeden tırmanmış olmanız ve bu konuda çok hırslı olmamanız sizin için bir avantaj oldu mu?

Bence bu karakterinizle ilgili. Aslında en iyi yol altyapılarda başlayıp, orada pişip, ondan sonra A takımda teknik adamlık yapmak diye düşünüyordum. Ama Cruyff bana orada da benzer sorunlar yaşayabileceğimi, A takımlara özgü sorunların farklı olabileceğini ve onlarla baş edip edemeyeceğimi ancak A takıma çıktığında anlayabileceğimi söyledi. Hatta bana bazı adamların minik ya da genç takımlara uygun olmadığını, direkt büyük takımlardan başlaması gerektiğini de söyledi. Ben de ikna oldum ve korkmayıp kabul ettim. Ama şunu yaptım; tecrübesizliği kapatabilmek için çok iyi yardımcı hocalar seçtim. Neeskens'i, Kroll'u, Cruyff'u yardımcı koç olarak takıma davet ettim ve iyi bir takım olduk.

Fikir ayrıkları beni besler

Zaten siz neredeyse her röportajda teknik ekibin toplam kalitesinin çok önemli olduğunu söylüyorsunuz. Bu yüzden de yardımcı hocalarınızı çok önemsiyorsunuz. Peki, görevleri nasıl bölüşüyorsunuz?

Aslında teknik adamlar arasında iki ekol vardır. Bazıları yalnız çalışmayı severler, farklı fikirlere pek açık değildirler ve kendi bilgileriyle yetinip dışa kapalı kalmayı tercih ederler. Ben öbür ekoldenim. Takım çalışmasına inanırım. Ne kadar çok bilgi ve farklı fikir gelirse o kadar zenginleştiğimi düşünürüm. Fikir ayrılıkları beni ürkütmez, tersine besler. Nitekim bugüne dek de hep böyle oldu. Ve bundan çok yararlandım. Öyle ki, bazen bir adım geriye çekilip takıma uzaktan bakmaya çalışırım. Eğer iyi bir ekiple çalışmıyorsanız, takımı emanet edeceğiniz güvenli isimler olmazsa bunu yapma lüksünüz yoktur. Arkadaşlarım o kadar iyi ki, benim böyle bir lüksüm var. Onlardan çok yararlanıyorum. Karşıt fikirlerini bile söylemekten çekinmiyorlar ve bu da beni zenginleştiriyor. Tabii ki son kararı ben veriyorum ama bu karar onlarla yaptığımız fikir alışverişi sayesinde olgunlaşıyor.

Genç oyuncularla yakından ilgilendiğinizi biliyoruz ve bu da bizi heyecanlandırıyor. Genelde Türkiye genç takımlarda çok başarılıdır ama sonrası bir türlü gelmez. Bunun mental bir problem olduğunu düşünenler de var. Ama sizin gibi büyük isimlerle önemli işler yapılabilir. Genç takımlardaki yetenekler hakkında neler düşünüyorsunuz? Türkiye'nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye'de gelecek vaat eden genç oyuncu çok ve önemli bir potansiyeliniz var. Ama Milli Takım'da ve büyük takımlarda daha fazla forma şansı bulmaları gerekiyor. Bu onların gelişimi açısından çok önemli. Ben Ajax altyapısında büyüdüm. Bizim kuşağın bu kadar başarılı olmasının en büyük nedeni Ajax'ın bize daha 18'imizi doldurmadan forma verilmesidir. Orada büyük tecrübe kazandık. Ben de bu ekolü seviyorum. Çünkü gençler kimliklerini en iyi bu şekilde oturtuyorlar. Benim şansıma Barcelona da böyle bir kulüptü ve orada da gençlere şans vermek imkânımız oldu. Galatasaray'da da durum aynı. Bu yüzden sık sık genç takımla hazırlık maçı oynuyoruz. Özellikle sezon öncesi kampta onlardan çok yararlandık ve pek çoğunu görme fırsatımız oldu. Ama şunu da unutmamak gerek. A takımın teknik direktörü olarak benim asli görevim gençleri takıma kazandırmak değil. Bunu tek başına benim yapmam çok zor, çünkü çok fazla zaman alan bir uğraş bu. Oysa ben A takımla ilgilenmeliyim. İşte bu nedenle bu iş kadro işi. Altyapılarda iyi bir organizasyon, iletişim ve kurumsal yapı kurarsanız o kaynaktan beslenirsiniz. Ama bunu teknik adamın yapması imkânsızdır. Bu ayrı bir uzmanlık alanı, apayrı bir iştir. Nitekim Hollanda'da pek çok gençlik futbol akademisi vardır ve onlar bize raporlama yaparlar. Biz gidip seçmeyiz. Biz sadece yapılmış olanı değerlendirebiliriz.

Artık altyapılarda sistem değişiyor. Pek çok takım kendine özgü bir altyapı sistemi kuruyor. Eski sistemler de birer birer çöküyor. Mesela sizce Ajax neden eskisi gibi başarılı değil?

Zaman değiştikçe yapılar da zorlanıyor. Ben Ajax'ın altyapısında oynarken Ajax dünyanın en iyi takımlarından biriydi. Hal böyle olunca ülkenin en iyi oyuncuları hep Ajax'ta oynamak isterdi. Bu da Ajax'ı diğerlerinden farklı kılardı. Ama artık öyle değil. AZ Alkmaar, PSV, Twente ve Feyenoord da genç takımlara büyük yatırım yaptılar ve aynı pastadan yararlanıyor. Eskisi gibi Ajax suyun başında tek başına değil. Futbol akademileri arasında büyük bir yarışma var. Bu da Ajax'ın gücünü azalttı.

Yeni şeyler başarmak için geldim

Biraz da Galatasaray'a gelişinizi konuşalım. Nasıl ikna oldunuz?

Aslında tesadüfün de payı var bunda. Çünkü beklenenden kolay oldu. Bildiğiniz gibi ben bir süredir çalışmıyordum ve açıkçası bir süre çalışmak da istemedim. Bu yüzden gelen bütün teklifleri geri çeviriyordum. Galatasaray bana ulaştığında hiçbir takımla görüşmemiştim ve tekliflere açık olduğumu yeni yeni hissetmeye başlamıştım. Birkaç teklif daha vardı ama Galatasaray'la görüştüm. Önce anlaştık gibi oldu, sonra olmadı. Sonra birden yeniden orta yolu bulduk. İyi bir teklif sunmuşlardı ve ben de Türkiye'de çalışma tecrübesini görmek istiyordum. Türkiye'de pek çok yabancı teknik adamın çalıştığını biliyordum. Bu zorluk beni cezp etti. Türkiye'de başarılı olmanın kolay olmadığını da biliyordum ve bu rekabetçi ortam beni çekiyordu. Eğer ciddi anlamda bir rekabet yoksa o lig iyi değildir. Türkiye bu açıdan gayet tatmin edici. Motive olmak, yeni bir şeyler başarmak için iyi bir başlangıç yeri.

Euro 2008'deki dört yarı finalistin teknik adamı da Türkiye'de son teknik adamlık deneyimlerinde sözleşmenin bitimini görmeden takımdan ayrıldı. Hiddink, Aragones ve Löw Fenerbahçe'den gönderilmişti. Fatih Terim de Galatasaray'dan ayrılmıştı. Üstelik hepsinin de kariyeri son derece parlaktı. Bu durum sizi korkutmuyor mu?

Böyle korkulara kapılmak benim tarzım değil. Her görev bir deneyimdir. Ben olaylara negatif pencereden bakmam. Yeni bir kültür, yeni bir tecrübe imkânı varken geçmişe takılmam. Biz ekip olarak burada işimizi yapmaya, bir şeyler başarmaya geldik. Hem bu sadece Türkiye'ye özgü bir şey değil ki. Dünyanın her yerinde neredeyse her hafta bir antrenör işinden oluyor. Bu duruma biraz da böyle bakmak lâzım. Ben bir yandan da şöyle düşünüyorum. Yabancı bir antrenörün ilk geldiği zaman her zaman belli bir kredisi vardır. Saydığınız isimlerin bu ülkede çalışmış olması da bunu gösterir. Tabii ki kolay bir iş yapmıyoruz. Çok çalışmak lâzım. En önemlisi bir mantalite oturtmak, herkesin inandığı bir takım yaratmak gerekiyor. Bunun için enerjik ve pozitif olmak lâzım.

Galatasaray'da hedefiniz nedir? Avrupa düzeyinde bir takım yaratma hedefiniz var mı? Misal bir Porto, bir Lyon olabilir mi Galatasaray?

Daha yolun çok başındayız. Bunları konuşmak için çok erken. Henüz elemeler aşamasındayız. Daha sezon başı antrenmanları bitmedi. Takım düzeni oturmadı. Başlangıçta pek çok şey ters gidebilir. Fiziksel ve teknik olarak iyi bir takım yaratmak için zaman lâzım. Yolun başında bir takım için şimdiden çok büyük hedefler çizmek istemem. Ama şunu da iyi biliyorum, eğer iyi başlarsanız, işler de iyi gider. Her gün üstüne koymalıyız, takım ruhunu yaratmalıyız. Bunu başardıktan sonra gerçekten anlamlı bir şey söyleyebiliriz, ama şimdi değil.

İyi takım, hafızalara kazınandır

Siz de total futbol okulunun, hücum futbolu okulunun takipçilerinden sayılırsınız. Sacchi ve Cruyff'tan kalma bir miras gibi bu. Ama her yeni takım yeni bir oluşum demek. Siz hangisini tercih edersiniz genelde? Takımın yapısına göre bir taktik mi, taktiğe göre bir takım mı?

Evet, ben hücum futbolu ekolündenim. Ama günümüz futbolunda atak yapmayı seven her takımın ortaya önce iyi bir organizasyon şeması koyması gerekiyor. Artık sadece atak oynamak çok tehlikeli olabiliyor. Onun yerine organize bir takım olmak daha önemli. Futbolda tabii ki öncelikli olan kazanmak. Ama taraftarlar sadece kazanmak istemez, iyi futbol da görmek ister. Takımlarına bir kimlik atfetmek ister. Sahada gurur duyacakları bir yapı olsun ister. Bu da genelde iyi oynayan takımların başarabileceği bir şeydir. Burası bence çok önemli. Tabii ki körü körüne bir hücum takımından bahsetmiyorum. Organize bir oyun planından bahsediyorum. Teknik kapasitesi yüksek, uyumlu, organizasyonu sağlam bir takım yaratmak. Tıpkı Ajax, Milan ve Barcelona gibi. Futbol tarihine baktığınızda pek çok kupa kazanmış takım vardır. Ama aralarından sadece iyi futbol oynayanlar akılda kalır. Sıkıcı ve renksiz oyunla kazananlar tarihe yazılır ama hafızalara yazılmaz. Bu oyunun güzelliğini ortaya çıkarmak gerek. Bu da ancak iyi bir planlamayla olur.

Galatasaray'ın kadro yapısını nasıl buluyorsunuz? Sizin kafanızdaki organizasyona uygun bir takım mı bu?

Daha yolun başındayız. Bir şey söylemek için erken. Her yeni teknik direktör ilk geldiği zaman bazı değişiklikler yapar. Sorun oyuncuların bu değişikliklere ve taleplere vereceği tepkidir. Görünen o ki, şu anda bizim ne yapmak istediğimizi oyuncularımız anlıyor. Bu da iyi bir başlangıç demek. Her antrenman sonrası daha güçlü ve daha uyumlu bir kadro olmaya başladığımızı düşünüyorum. Takım algımız da yavaş yavaş oturuyor. Sahada nasıl organize olacağımız yavaş yavaş şekilleniyor. Bu süreci ne kadar çabuk tamamlarsak o kadar az enerji harcarız ve o kadar kolay sonuç alırız. Şu ana dek takımdaki oyun anlayışı ve isteklilikten memnunum.

Bugüne kadar hep takım oyununu bireyselliğin önüne koydunuz. Verdiğiniz tüm röportajlarda aynı vurgu var. Yıldızlardan ziyade takım oyununu öne çıkarıyorsunuz. Hatta yılın futbolcusu gibi ödüllere de karşısınız. Onun yerine en iyi defans, en iyi orta saha, en iyi atak hattı gibi ödülleri tercih ediyorsunuz. Oysa biz Türkiye'de yıldızları severiz. Siz takım uyumundan bahsediyorsunuz, biz Keita'ları, Arda'ları parlatmaya çalışıyoruz. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Yıldızı takım parlatır

Bu oyunu seven herkes gibi ben de yıldızları severim. Çünkü oyunda fark yaratanlar onlardır. Bununla ilgili hiçbir problemim olmaz. Tersine iyi oyuncuları herkes gibi ben de severim. Ama şöyle bir anlayışa sahibim. Futbolda oyuncular arasında eşitlik vardır. Birinin katkısını diğerinin çok üstüne çıkartmak doğru değildir. Eğer takımda herkes yapması gerekeni iyi yaparsa, yıldızlar da daha rahat öne çıkar. Eğer takım organize bir şekilde hücum ederse yıldızlar kendini daha rahat gösterir. Eğer takım oyunu aksarsa yıldızlar da tökezler. Yıldızı takım parlatır. Umarım biz de takım olarak iyi performans gösteririz ve yıldızlarımızı öne çıkarmayı başarırız. İyi futbol göstermek için iyi takım olmanız şart. Herkesin kendine oynadığı bir takım başarısızlığa mahkûmdur.

Yine de ben size Arda'yı sormak istiyorum. Türkiye'de herkesin gözdesi o. Türk futbolunun geleceği gözüyle bakılıyor. Bu yüzden kulüp de ona kaptanlık pazubandını verdi. Arda'nın bu şekilde öne çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir oyuncu iyiyse iyidir. Bu gerçeği değiştiremezsiniz. Ama iyi oyuncu olmak aslında güçlü olmak da demektir. Size yönelik ilgiyle, üzerinizdeki baskıyla baş edebilmek demektir. Ne kadar yetenekli olursanız olun, şöhretle baş edemiyorsanız gerisi gelmez. İnsanların Arda'dan bahsetmesinden daha doğal bir şey olamaz. Çünkü o gerçekten müthiş bir oyuncu. Ama daha çok genç ve bence çok daha iyi olabilir. Bunun başarmak için ne kadar övgü alırsa alsın alçakgönüllü olmaya devam etmeli ve çok daha fazla çalışmalı. Bu hayatı normalleştirmenin en iyi yolu budur. Arkadaşlarıyla uyumlu olmaya devam etmek, sahada iyi pozisyon almak ve takımın bir parçası olmak…

Genelde çok yönlü oyuncuları daha çok seviyorsunuz. Birkaç pozisyonda birden oynamak, dönerek oynamak sizin oyun planınızın bir parçası. Zaten vakti zamanında siz de birkaç pozisyonda birden oynardınız. Galatasaray'da da böyle oyuncular mı öne çıkacak?

Hayır, bu şart değil. Tabii ki birkaç pozisyonda oynayan oyuncular takım içinde farklı varyasyonlar yaratma şansı veriyor. Ama bazı oyuncular mevkii değişince çok olumsuz tepkiler de verebiliyor. Bu yüzden böyle bir şart koymak anlamsız. Burada takımın ihtiyaçları belirleyicidir.

Türk futbolunda denge eksik

Her ülkenin kendine has bir futbol anlayışı vardır. Klişelerle konuşursak Almanya mücadeleci, İngiltere hızlı, İtalya taktik odaklı, İspanya fiyakalıdır. Siz bu bağlamda Türk futbolunu nasıl tanımlarsınız. Hangisine daha yakınız?

Aslında her şeyden biraz var Türk futbolunda. Ama hiçbir şey tam yok. Bu işi hem zorlaştırıyor hem de komplike hale getiriyor. Daha çok tepkisel bir oyununuz var. Karşı takıma göre taktikler belirleniyor. Kalite, güç aslında üç aşağı beş yukarı aynı. Ama Türkiye'yi farklı kılan şey biraz da şu; işler kötü gittiğinde bir anda oyun mantalitesi kaybolabiliyor. Yürekten oynayan oyuncu sayınız çok. Ama bu bazen aklı devre dışı bırakıyor. Herkes kendi başına maçı çevirmeye kalkıyor. O zaman da bütünlük kayboluyor. Türk futbol kimliğini tanımlasak kesinlikle yetenek var deriz, ruh var deriz, mücadele var deriz. Ama hepsi bir anda ortaya çıkabiliyor. Bir anda herkesi defansta, sonra bir anda herkesi hücumda görebiliyorsunuz. Bu biraz dağınıklık yaratıyor. Takım oyununda asıl olan dengeli olabilmektir. Ne olursa olsun pozisyon alışınızı, soğukkanlılığınızı kaybetmemeniz gerekiyor. Sanki bu konuda bir eksiklik var gibi. Coşku konusunda hiçbir sıkıntı yok, ama bazen o coşku bozucu bir etki de yarabiliyor.

Oyuncuları nasıl tanımlarsınız? Genel futbolcu karakteristiğinde neler var?

Futbolun güzelliği basitliğinde gizlidir. Bu oyunu ne kadar basit oynarsanız o kadar iyi oynarsınız. Ama bu o kadar da kolay bir şey değildir. Bunun için egoların törpülenmesi, herkesin paylaşıma açık olması gerekir. İyi bir orta saha oyuncusu top ayağına gelmeden birkaç hamle sonrasını düşünür. Driplingden önce buna kafa yorar. Kendini öne çıkarmaktansa oyunun yönünü belirlemeyi tercih eder. Genel olarak Türk futbolcular bunu pek yapmıyor. Topla birlikte hareketlenmeyi, driplingi çok seviyorlar. Oysa ne kadar adam geçerseniz geçin, takım oyunu her zaman sizi daha iyi parlatır. Dediğim gibi, bireysel yetenekler kendine oynayarak çıkmaz, takımın bir parçası olduğunuzda çıkar. Her takımda birkaç tane top sürmeyi seven oyuncu olur, ama bu rakam 5'e, 6'ya çıkarsa iyi olmaz. Dripling takımı yavaşlatan, genel tempoyu düşüren bir şeydir. Daha hızlı oynamak için pas yaparak oynamak şarttır. Hareketli ve hızlı olmak bugünün futbolunun en önemli özelliğidir. Yaratıcı olmak için ille de topla gezmek zorunda değilsiniz.

Bir teknik adamın sahada istediklerini görmesi, kafasındakileri takıma yansıtabilmesi için ne kadar zaman ihtiyacı vardır?

Böyle bir zaman vermek doğru değil. İki nedenle. Hem muhtemel başarıyı ertelemiş oluyoruz. Hem de bir zaman sonra her şey mükemmel olacak gibi bir vaatte bulunuyoruz. Böyle bir şey yok. Teknik adamın etkisi hemen de hissedilir, ama zamanla da takım oturmaya başlar. Her gün gelişir takım ve bu hiç bitmek bilmez bir süreçtir. Üstelik bu sadece teknik adamın elinde de değildir. Asıl olarak oyuncuların ne yapacağı önemlidir. Ne kadar uyum gösterecekler, sisteme ne kadar uyacaklar, ne kadar gelişme gösterecekler? Bunlar önemli faktörler.

Uzun dönemli plan yapma lüksümüz yok

Kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapıyor musunuz? Buraya gelirken böyle bir vaat da aldınız mı? Uzun dönemli çalışma planlarınız var mı? Biz Türkiye'de uzun dönemli kontratını tamamlayabilen çok az teknik adam tanıyoruz. Ama sizin bunu başarabileceğinizi umuyoruz.

Teknik adam olarak uzun dönemli planlar yapma lüksünüz yoktur. Hep kısa dönemli planlar yapmak zorundasınızdır. Çünkü ne kadar kalacağınızı siz belirleyemezsiniz. Bu yüzden ilk hedefim önemli şeyler başarmak olacak. Sonrasını sonra düşüneceğiz. Çünkü bugünden belirlemek imkânsız. İyi bir kimya yakalar, umduğumuz oyunu ortaya koyarsak, bu kamuoyuna da sirayet ederse, bir şeyler başarmaya başlamış oluruz. Bu da daha uzun dönemli işler için size düşünme fırsatı yaratır. Ama unutmayalım ki, bir teknik adamın bir kulüpte ne kadar kalacağı sadece ona değil, oyunculara, ama en çok da yönetime bağlıdır. Beklentileri karşılayamadığınız sürece uzun dönemli kontratların bir anlamı yoktur.

Başarılı bir teknik adam olmanın bir sırrı var mı peki?

Bunun formülü yok. Bazen oyuncular, bazen halkla ilişkiler, bazen kulüp içi ilişkiler, bazen taktik, bazen basın sizi öne çıkarır. Hepsini iyi götürmek zorundasınız ki, kolay iş değil.

Farklı bir adam Rijkaard. Onu belki de en iyi futbolcuları anlıyordur. Eski oyuncularından Gudjohnsen bir röportajında aslında onun futbola bakışını çok iyi anlatıyor: "Maç öncesi bize 'Yaptığınız işten zevk alın' derdi. Ne olursa olur, kazanırsınız, kaybedersiniz. Ama bugün sizi izlemeye gelen 100 bin kişiye muhteşem bir gece yaşatmak için elinizden geleni yapın. Bu geceyi unutmasınlar."

Bize unutulmayacak futbol geceleri yaşatması pek muhtemel Rijkaard'ın. Üstelik sadece başarı değil, önemli yıldızları parlatma vaadi de var. Messi onun için bir yerde şöyle diyor: "Ona çok şey borçluyum. Bunu şöyle ifade edeyim. Onun için bir yerimi yaralasam, acıyı hissetmem."

2 comments

31 Ağustos 2009

Caner Erkin


Uzun zamandır beri yazılan çilen transfer gerçekleşti Caner Erkin Galatasaray... Volkan Yaman'dan çok daha iyi bir sol bekimiz oldu hayırlı olsun..



Bu resimde inanılmaz Serkan Kurtuluş'a benziyor...
1 comments

7 Ağustos 2009

Banko üst



Galatasaray'ın bu sene maçlarının neredeyse hepsi üst biter. Ufak takımlara fark atar. Sağlam defansı olup iyi kontraya çıkan takımlar da yakalarlarsa Gassarayı fena yapar.

Galatasaray'ın yıldızları için söylenecek çok bişey yok. Arda yine üzerine düşeni yaptı.
Keita çok güçlü, hızlı, kıvrak. Gece hayatına kendini kaptırmazsa çok iş yapar diye düşünüyorum.
Linderoth bir mucize olur da sakatlanmazsa "Bu sene takımın en iyi transferi olur" geyiğinin altını dolduracak gibi gözüküyor.

Bunlar genel olarak zaten öngörülen şeylerdi. Bence bu maç için asıl sürpriz ve önemli kısım Aydın'ın performansı. Gönderilsin diye bakılan Aydın da bu performansını devam ettirebilirse veya diğer beklenmeyen adamlar (Serdar Eylik, Mustafa Sarp, Emre Güngör, Nonda gibi) bu şekilde katkı yaparlarsa o zaman Gassaray şov yapar. Zaten Rijkaard-Neeskens ikilisinin de bu takıma ve Türk futboluna yapmalarını beklediğimiz katkı bu tip adamların yapacakları çıkışlar.


Yoksa bu kadroyla Mustafa Denizli, Daum gibi hocalar da rahat şampiyon olur. Rijkaard'ın farkı, Lucescu'nun Ayhanı, Sergen'i yeniden yaratması gibi yeni yıldızlar yaratması olmalıdır.

Sabriye laf etmeden yazımı bitirmeyeyim. Galatasaray bu maç bi tane pozisyon yemediyse, sağ bekten delik deşik olmadığındandır. İnşallah Rijkaard, Sabrinin hızına, bindirmelerine kanmaz. Hep Uğur'u oynatır.

Mor formalı espritüeller de maçın özetini izlesinler bakalım. Eskisi gibi gülebilecekler mi?




1 comments

30 Temmuz 2009

Yok Artık Haldun Üstünel!


Haldun üstüneli de hiç sevmem ama sezarın hakkı sezara!
14 comments

27 Temmuz 2009

Mor ne lan?

7 comments

24 Temmuz 2009

Tobol maçının ardından



Arda'nın sahaya kaptan olarak çıktığı ilk resmi maçıydı, bu yüzden çok heyecanlıydı. Tribünler Arda'ya takımı tribüne getirmesini isteyince seromonide rakip kaptanla el sıkışıp flama değiştirmeyi unuttu heyecandan. Kolay değil 22 yaşında kaptan olmak 10 numaralı formayı taşımak. Alttaki resimden hazırlanmış bir pankartla iyice onere edildi Arda... Ve o da bu onura layık olacağının sinyallerini verdi ilk defa oynamaya başladığı mevkii de. 30uncu dakikadan sonra sazı adeta eline aldı. Tüm ataklar ondan başladı, yeri geldi şutunu çekti yeri geldi herkesi çalımlayıp gollük paslar verdi. Arda bu sene çok daha iyi olacak. Çok daha büyük bir futbolcu olarak karşımıza çıkacak gibi duruyor.



Maçın geneli sıkıcıydı denebilir. Galatasaray yeni bir sistem, yeni bir anlayışla oynamaya çalışıyor: 4-3-3 ve durmadan ayağa pas.

Sabri bu sistemin altına mayını döşeyen adamdı dün. Sistemin değiştiğini hala anlamamış olacak kendisi yarı sahadan ceza sahasına top şişirmeye devam ediyor hala. Ayrıca bu adamda bir anti-yabancı düşüncesi var galiba. Şayet önünde yabancı biri oynuyorsa ona pas atmamak için elinden gelini yapıyor, eğer önünde yerli bir oyuncu varsa ona direk olarak pas atıyor. Entresan bir durum bu, Ribery varken de yapıyordu bunu. Dün önünde Yaser , Serdar oynarken onlara doluyken bile pasını verdi , paslaşmaya gitti ama Linderoth oyuna girdiğinde ise bomboşken bile Linderoth'a pas atmayı son tercih olarak gördü ve ileri şişirmeye başladı topu. Bu adamın bir an önce bu takımdan uzaklaştırılması lazım.

Milan Baros geçen sezon attığı kadar atacağının sinyallerini verdi dün bence.. Ve Linderoth geri geldi , yeni bir transfer gibi sevinmeliyiz bu işe. Arda'ya verdiği gollük pas ne kadar etkili düşündüğünün göstergesi bence. Bu sene inşallah Linderoth'u izlemeye doyarız.

Yaser Yıldız'ın en büyük ve belki de tek özelliği inanılmaz bir sıçrama yeteneğine sahip olması. Bu sayede neredeyse her kafa topunu kendisinden 10 cm uzun oyunculara karşı aldı. Ama bu yetmiyor bu takımda kalmak için bu yüzden Yaser büyük ihtimalle gönderilecek oyunculardan biri olacaktır.

Serdar Eylik ilk resmi maçına çıktı dün Ali Sami Yen'de ve sakatlanana kadar herkesi kendine hayran bıraktı. Büyük konuşmak istemiyorum ama konuşacağım: Fiziken gelişmiş bir Emre Çolak'la birlikte 2 sene içinde Galatasaray'ın ilk 11'de oynamaya başlayacak bu çocuk. Sabri'nin orta yapmayı 90 doğumlu bu kardeşinden öğrenmesi lazım. Top ayağına geldiğinde kafasını kaldırıp içeriye bakıp ortayı kesmesi, kestiği ortanın genelde yerine gitmesi ve istediğinde çalımla karşısındaki adamı geçmesi çok büyük artılar.

Galatasaray'ın teknik ekibine değinmek istemiyorum çünkü apayrı bir klasmandalar onlar ve hala inanamıyorum o teknik ekibin bu takımın başında olduğundan.



Ve son olarak Oz büyücüsü Harry Kewell. Bu adam inanılmaz mütevazi, alçak gönüllü. Bu takıma, taraftara, klübe o kadar alıştı ki yedek olarak ısınmaya çıktığında taraftar onu çağırınca tribünlere koşuşundaki istek, taraftara duyduğu özlem göze çarpıyordu hemen. Büyük oyuncu 2. yarı oyuna girince tam hazır olmadığı fark edildi ama etkisini yine gösterdi. Onu bu takımda görmek apayrı bir olay, inanılmaz bir hayrınlık duyuyorum bu adama. Harry Harry Kewell!! Harry Harry KEWELL!!!
0 comments

14 Temmuz 2009

Keita: "Galatasaray'a Çok Çalışmaya Geldim"

Galatasaray’ın yeni transferi Abdul Kader Keita ilk röportajını Galatasaray Televizyonu’na verdi. Yıldız oyuncu “Buraya gün doldurmaya değil, çok çalışmaya ve Galatasaray’a mümkün olduğunca katkı sağlamaya geldim” dedi.


- Galatasaray ile ilgili ilk izlenimleri nelerdir? Kendisini de yoğun bir medya ekibi takip etti. İlk anda neler hissetti?
İstanbul’a ilk kez gelmek benim için çok büyük bir keyif kaynağı oldu. Onun dışında Galatasaray, benim televizyondan özellikle UEFA Kupası maçlarından hep takip ettiğim bir kulüptü. Ben hep Galatasaray’ın arkadasında çok güçlü bir izleyici desteği olduğunu da biliyordum. Galatasaray hep arkasına çok büyük bir taraftar desteği alarak yoluna devam etmiş bir kulüp. Benim için Galatasaray’da oynayacak olmak bu yüzden çok mutluluk verici birşey.

- Kendisi 18 milyon Euro’ya Lille’den Fransa’nın en iyi kulübü olan Olimpic Lyon’a transfer olmuştu. Yani Fransa’nın en iyi takımından, Türkiye’nin en iyi takımına transfer oldu. Transferi nasıl gelişti?
Benim transferim önemli olabilir fakat alçakgönüllü olmak lazım. Biz bu yıl çok daha büyük transferleri de duyduk. Bence bu çok olağan karşılanması gereken bir transferdir. Benim O. Lyon’da geçirdiğim dönem, profesyonel olarak geçirmem gereken bir dönemdi ve ondan sonra bir atılım yapmam, yeni bir şeye daha başlamam gerekiyordu. Öyle zannediyorum ki O. Lyon’da ben iyi çalışmışım, oradaki yapabileceklerimi tamamlamışım ki bana böyle bir yeni teklif geldi. Şimdi bu da benim için yeni bir dönemin başlangıcı olacak. Ben burda da takımıma elimden geleni katmaya çalışacağım.

- Kendisinin O. Lyon’dan çok Lille’deki performansı çok göz kamaştırıcıydı. Lille’de kontratak futbol oynayan bir takımın en önemli parçalarından biriydi. Şimdi ise hücum futbolu oynayacak bir takıma geldi. Kendisini hangi oyun sistemine daha yatkın görüyor? Kontratak futboluna mı yoksa hücum futboluna mı?
Bu sistem gerçekten benim çok hoşuma gidiyor. Bu sistemde gerek iki kanatta gerekse forvet arkasında hızlı adamlara ihtiyaç vardır. Ayrıca forvetin her zaman bizim sağlayacağımız desteğe ihtiyacı vardır. Bir yandan da kanatlardaki adamların çok hızlı olması gereklidir. Ben de Lille takımında bunu öğrenmiştim ve bunu da iyi uyguladığımı düşünüyorum. Öyle zannediyorum ki burada orta sahanın ortasında oynayacak olan arkadaşlarımızla birbirimizi anlayabilirsek ben Galatasaray’a son derece faydalı olabilirim. Benim hoşuma giden ve benim faydalı olduğum, yeteneklerimi kullanabildiğim bu sistemde öyle zannediyorum ki Galatasaray’ın her zaman ihtiyaç duyacağı oyunculardan biri olacağım.

- Kendisi hücüm kanadında sağ ve sol açık oynamasının yanı sıra aynı zamanda bir forvet oyuncusu. Kendisini forvet arkasına daha yatkın görüyor öyle değil mi?
Benim gerçek yerim kanatlardır.Bir yerde savunmaya yardımcı olurken diğer yandan da hücum ederim ancak Lille’de öğrendiğim birşey oldu bizim santroforlarımız sakatlandığı zaman beni santrafor olarakta kullandılar ve böylelikle o mevkide de oynamayı öğrendim fakat benim gerçek yerim, sahanın iki kenarı iki çizgisi ...


- Oyun sitilinden bahsetmişken şunu da ekleyelim. Uzaktan şutları çok etkili çarpaz durumlarda bile etkili şutlar çekebiliyor. Bunun için özel bir çalışma yapıyor mu antrenmanlardan sonra?
Biz bunu hep antrenmanlarda çalıştık. Lille’de bunu hep yaptık. Forvetlerin her zaman bir desteğe ihtiyacı vardır ve biz de antrenmanlarda yeri geldiği zaman onları bu tür şutlarla rahatlatmaya, onlara alan açmaya çalışırız. Doğrudan kaleye kaleciye oynamanız da mümkündür. Juninho gibi çok usta bir isimle çalışma şansımız oldu ve ben ondan çok şey öğrendim. Zannediyorum ki bu benim doğuştan sahip olduğum bir yetenek değil zaten böyle bir yetenek olmaz. Bunu antrenmanlarda çalışarak kazanırsınız. Ben her antrenmanda yeni birşeyler öğrenmeye gayret ediyorum. Zamanı geldiği zaman küçük bir çocuktan bile öğrenebileceğiniz çok şey vardır. Biraz daha yeni birşeyler yapmaya gayret ettim ve sonunda böyle bir özelliğim ortaya çıktı. Ama bunun özel bir yetenek olmadığının, çok çalışarak öğrenmeye gayret ederek kazanıldığının bilinmesi lazım.

- Lyon’da ‘Juninho’dan çok şey öğrendim’ dedi. Lille’de de Nijeryalı forvet Odemvinge ile çok uyumluydular ve çok iyi bir ikili oluşturmuşlardı. Lyon’dan takım arkadaşı Milan Baros şimdi Galatasaray’da tekrar buluştular. Galatasaray’da da birbirinden yetenekli oyuncular var. Harry Kewell ve Milan Baros gibi oyuncularla aynı takımda forma şansı bulacak hatta rekabet edecek. Yıldız oyuncularla aynı takımda olmak nasıl bir duygu. Rekabet söz konusu olacak neler söylecek?
Lyon da birlikte oynadığım arkadaşımı Galatasaray’da tekrar bulmak gerçekten çok büyük bir mutluluk. Bu her zaman işleri kolaylaştıran birşeydir. Yeni bir kulübe gittiğiniz zaman kimseyi tanımazsınız. Fakat tanıdıklarınız olursa hemen ufak tefek birşeyler paylaşmaya başlarsınız. Daha sonra diğer arkadaşların yaptıkları sohbetleri dinlersiniz. Yaptıklarını gözlemlersiniz. Çünkü girdiğiniz hiçbir takımda kendi tarzınızı hemen ilk dakikadan itibaren dayatma şansınız yoktur. Ufak ufak insanların ne yaptıklarını görerek içine girdiğiniz yeni bir oluşumdur. Daha sonra içine hep beraber girip ıslanacağınız o büyük havuzda işler yolunda gitsin diye elinizden geleni yaparsınız. Dolayısıyla benim için Milan Baros’u Galatasaray’da görmek yeniden bulmak çok mutluluk verici. Öyle zannediyorumki takımdaki diğer tüm yıldızların varlığı da eğer işler yolunda giderse Galatasaray’ın çok işine yarayacak ve Galatasaray’ın tüm zorlukların üstesinden gelmesi içnde çok faydalı olacak.

- Frank Rijkaard hakkında ne düşünüyor kendisi?

Her şeyden önce çok iyi bir antrenör. Onu Barcelona’da gördük. Oyuncularıyla iletişimi çok iyi olan bir hoca. Bunun da örneklerini defalarca izledik. Ben gelmeden önce kendisiyle uzun uzun konuştum.Çok şey paylaştık. Bana anlattıkları çok hoşuma gitti ve bana anlattıkları bana güvendiğini gösterdi. Ve sistemi için de bana da ihtiyacı olacağından bahsetti. Ancak bilinmesi gerekir ki, onun bana olacak olan ihtiyacından çok benim ona ihtiyacım var. Herşeyden önce bu bilinmeli. Benim Frank Rijkaard’a kendisinin bana olduğundan çok daha fazla ihtiyacım var.Ve ben iyi bir şekilde onun söylediklerini yerine getirebilirsem öyle zannediyorum ki bu aynı zamanda benim yeniden çıkışa geçmem hatta bir patlama yapmam için önemli bir fırsat olacak. Kendisi benim oyuncuyken de çok takdir ettiğim oyunculardan biriydi .Şimdi kendisiyle çalışacak olmam bana çok büyük bir mutluluk veriyor. Kendisi hakkında söylenebilecek hiçbir şey yok aslında. Herkesin tanıdığı ve takdir ettiği büyük bir antrenör.

- Transferi dolayısıyla Almanya ve Hollanda’daki kamplara katılamadı. Bu eksiğini nasıl gidermeyi düşünüyor?
Ben bu yıl sadece bir hafta tatil yapabildim. Ondan önce hep Milli Takım’la birlikteydik. Üç çok önemli maçımız oldu. Biri Gine’ye diğeri Kamerun’a ve biri de Bukina Faso’ya karşı. Bu üç hafta boyunca son derece güçlü bir takım antrenmanı yaptık. Milli Takımlar’da herkes nasıl çalışıyorsa o şekilde çalıştık. Özellikle ciddi bir fizik çalışma içindeydik dolayısıyla her ne kadar şu anda yüzde yüz hazır olmasamda çok geride olduğumu düşünmüyorum. Bunu en kısa zamanda tamamlayıp takıma katılmaya gayret edeceğim.


- Lakabı “Popito” nereden geldi. Taraftarın kendisine bu şekilde seslenmesini ister mi?
Bana Popito diyebilirler bu benim için hiç sorun olmaz. Bu benim çok sevdiğim bir isim. Çünkü annem bile bana Popito der. Popi diyenlerde var aile içinde.Fakat arkadaşlarım bana hep Popito derler. Annem bana bacak kadar olduğum zamandan beri hep Popito dedi. Dolayısıyla bu benim alışkın olduğum ve çok sevdiğim bir isim. Bana Popito denmesini seviyorum.

- Popito ne demek?
Küçükken arkadaşlarla top oynarken yere düşüp kalkarken, hep bana Popito derlerdi. Aslında Popito bizim orada Afrika’da bir dondurma markası. Özel bir anlamı yok. Herkes bana öyle derdi.

- Kendisi de futbolcu bir aileden geliyor. Büyük abisi Hamza Keita Fildişi Sahilleri Milli Takımı’nda oynamış bir oyuncu. Futbolcu ailesinden gelmek daha mı zordur? Tenkitler daha mı ağır olur, yaşama daha bir dikkat edilmelidir? Nasıl bir duygudur?
Aslında futbolcu ailesi diye bir şey olmaz bence. Bir ailenin bir sürü çocuğu olur, bazıları top oynar, bazıları top oynamaz. Bu bir yerde bir yetenek.Ya da doğuştan gelen Allah vergisi bir şey. Ancak bizim ailede evet top oynayanların sayısının çok olduğu söylenebilir. Babamın örneğin ne benim ne kardeşimin üzerinde “Gelin benim kulübümde top oynayın” diye öyle büyük bir baskısı olmamıştır. Babamın o zamanlar başkanı olduğu bir kulüp vardı. Daha önceden de futbol oynamıştı. Babam bizi istediklerimizi yapalım diye serbest bıraktı. Biz de kendimiz seçtik. Beni asıl futbolda büyüten, parlatan ve ortaya çıkaran şimdi menajerliğimi yapan amcam oldu. O beni aldı İsveç’e götürdü. Biraz orada oynadım. Afrika’ya geri döndüğümde dahil olduğum kulüp Afrika Kulüpler Kupası’nı kazandı. Bu sayede benim biraz daha açılma şansım oldu. Arap ülkelerinde Katar’da oynadım. Oradan da Fransa’ya... Ailemin desteğini ben her zaman amcam sayesinde aldım.Bugün benden daha küçük kardeşlerim arasında futbol oynayanlar var. Evet bugün çok futbolcu yetiştirmiş bir aileden gelmenin sağladığı bazı avantajları yaşıyorum.

- Keita’nın Galatasaray’daki en büyük hedefleri nedir?
Ben kadere inanırım. Bütün iyiliklerin Allah tarafından geldiğini düşünürüm. Mesela bir golü attıysam, ‘Allah bana o golü attırdı’ derim. Şimdi bana kaderim ne gösterecek göreceğiz. Ancak benim şahsen istediğim, her şeyden önce iyi çalışmak... Dolayısıyla Galatasaray’a verebileceğim her şeyi verebilmek. Diğer yandan da eğer olabilirse, bu çalışmamla benim futbol hayatımda hep etkili olmuş olan cesaretimle takım içerisinde belli bir yere gelebilmek. Daha sonra takımın büyük hedeflerine, her zaman daha iyisini yapma çabasına katkıda bulunmak. Benim Galatasaray’a gelirken özellikle önemsediğim bir nokta var. Bunun da herkes tarafından bilinmesini isterim. Ben Galatasaray’a belli bir kontrat devresini tamamlamak için gün doldurmaya gelmedim. Ben Galatasaray’da çok çalışmaya geldim, Galatasaray’a mümkün olduğunca katkı sağlamaya geldim. Ve bir futbolcu olarak eğer bunları yapabilirsem, öyle zannediyorum ki Galatasaray’ın o büyük hedeflerine yaklaşması için benim de katkım olabilecek.

4 comments